Korku diğer duygulardan çok üstün. Hayatta kalma isteğinin en iyi dışa vurumu ve diğer duyguların üzerinde bir ana mekanizma gibi. Bilimsel olarak da böyle zaten. Yerkes-Dodson Yasası, performansımızın arkasında kaygılarımızın, yani korkunun yattığını söyler. O bizi dürtmese parmağımızı bile kıpırdatmayız belki de. Yaşam sevgisinin de en ham şekli diyebiliriz. Hayatı seven insan korkuyu daha doğru sever. Bu yüzden korku kötü bir duygu değil, sadece pahalı bir duygu. Bedeli vardır ama karşılığı da farkındalıktır.

Korku muhtemelen bizim ilk duygumuz, insanlığın en eski ortak mirası. Her şeyden önce o vardı çünkü diğer her duygudan üstün, besin zincirinin en üstünde duran yırtıcı hayvan gibi düşünebiliriz. O hayvan çok eski ve hayatla direkt bağlantılı. Peki biz içimizde bu yırtıcıyla nasıl baş edebiliriz? Aslında her şey o yırtıcıyı besin zincirinde nasıl konumlandırdığımıza göre değişiyor. Stoacılar da buna benzer bir yerden bakıyordu. Onlara göre insanı asıl zorlayan şey, olayın kendisinden çok ona yüklediğimiz anlam. Yani korku dışarıdan geliyor ama onu içeride biz büyütüyoruz.

Burada bir ayrım var ve bahsetmezsek yanlış anlaşılır: Gerçek hayatın korkuları başka. Sağlık korkusu, kaybetme korkusu, belirsizlik, bir şeylerin elinden kayması… Bu korkuların romantik tarafı yok ve bunlardan bahsetmiyoruz. Bu yazının konusu onlar değil, bizim konumuz insanın bilerek yaklaştığı korkular. Korku filmi izlemek, bilerek ürpertici bir yolu seçmek, kestirme diye dar ve tekinsiz sokaklardan geçmek, yüksek hız, gece vakti korku oyunu oynamak, arkadaşlarla korku evine gitmek, gece yatmadan önce kısa korku filmleri izlemek, VR gözlüğünü takıp korku senaryosu izlemek vs. vs. Çokça örnek eklenebilir. Yani insanın üstüne çöken korku değil, insanın kendi eliyle çağırdığı korku.

İnsan bazen korkarak rahatlıyor. İlk bakışta saçma geliyor, korku ile rahatlama yan yana çıkıntı durabiliyor 😀 Ama biraz irdeleyince, analiz yapınca öyle durmadığını anlayabiliyoruz. Kalp hızlandığında biz paniklemeye başlarız, o sırada beden aslında seni canlı tutmaya hazırlanıyor. Seni şimdiye çağırıyor, zihnini dağıtan gereksiz sesleri susturup dikkatini tek bir noktaya topluyor.

Seçtiğimiz korkuların rahatlatıcı olmasının sebebi de bu. Korku gerçek ama tehdit sınırlı çünkü kontrol sende. Film seni geriyor ama sana kimse dokunamaz, başa çıkamazsan kaparsın. Korku evi seni ürkütüyor ama oraya anı biriktirmek için girdiniz 😀 Paranormal olayları, derin deniz videolarını, uzay boşluğunu anlatan içerikleri… Hepsi seni ürpertiyor ama başka video mu yoktu da bunları izliyorsun? İnsan korkuyor ama başa çıkabileceğini de biliyor. Bu yüzden seçilmiş korkular, hayatın kontrolsüz korkularına göre daha taşınabilir geliyor.

Bir de bu korkuların insanı pasif değil, aktif hâle getiren bir tarafı var. Özellikle korku oyunlarında bunu daha net hissediyorsun. Filmde seni korkuturlar, sen izlersin ama oyunda karar verirsin. Kapıyı açıp açmamak senin elindedir. Koridorun sonuna yürüyüp yürümemek senin elindedir. Beklemek, eli testereli adamdan kaçmak, risk almak, hepsi sana aittir. Korku burada bir duygu olmaktan çıkıp ilişkiye dönüşüyor. Sen ondan kaçmazsın, onunla hareket edersin. Bu yüzden bana göre oyunların korkusu, filmlerin korkusundan daha öğreticidir. Çünkü sana sadece korkmayı değil, korkunun içindeyken karar vermeyi de öğretir.

Korku evlerinde de benzer bir durum var. Orada da başına ne geleceğini az çok biliyorsun. Bir şey çıkacak, biri bağıracak, bir kapı aniden kapanacak. Bir sürü bulmaca çözeceksin ama zaten bunun için girdin içeri. Tuhaf ama insani bir şey. Kontrolün sende olmadığı onca şeyin arasında, en azından bir alanda “Ben şimdi korkmayı seçiyorum.” diyebilmek. Rahatlatıcı olan şey budur. Korkunun yokluğu değil, sınırlarının biliniyor olması.

Korku üretimi de hafife alınacak bir şey değil, ciddi emek ve bilgi birikimi var. Korku sektörü sadık bir tüketiciye sahiptir çünkü insanlar bu duygunun peşine bilinçli olarak gider ve tükettiği içeriği bir daha tüketmek pek istemez. Diğer tür içerikler defalarca tüketilebilir ama korku öyle değil. Üreten tarafın da bu duyguyu iyi anlaması gerekir. Korkuyu sevdiğin için değil, korkuyu anladığın için üretirsin ve iyi üretebilirsin. Ne zaman sessizlik kullanılacağını, ne zaman tehdit gösterilip ne zaman saklanacağını, insanın nerede gerileceğini, nerede boşluğa düşeceğini bilmen gerekir. Aslında iyi korkarsan iyi korkutursun. Mesele bağıran bir yaratık göstermek değil, insanın zihninde o çaresizliği empatiyle kurabilmektir.

Korku hissi gelince de insanın kendine kızmaması gerekir. “Niye korkuyorum, korkmamalıydım?” diye kendine saldırınca korku büyür. O korku duygusunun üstüne bir de utanç eklenir. Korku gelmesi anormal değil. Dediğimiz gibi rahatlatıcı. Çünkü korkuyorsan hâlâ bir şeyleri önemsiyorsun demektir. Hâlâ canlısın, hâlâ hayatla bağın kopmamış.

Korktun diye korkuyu hayatından çıkaramazsın, zaten böyle bir şey mümkün de değil. Şunu sor kendine: Hangi korku seni dağıtıyor, hangi korku seni toparlıyor, zihnini boşaltıyor? Kontrolsüz korkular insanı yorar. Seçilmiş korkular insanı kendine getirir. Bedenini, dikkatini, reflekslerini, canlılığını hatırlatır. İnsanı acil moda sokar ve acil mod, insanın en uyanık, en net, en canlı hâlidir.

Bilim dünyasında Yerkes-Dodson Yasası denen bir kural var. Bu kural der ki sıfır stres veya sıfır korku altındayken performansımız da yerlerdedir çünkü canımız sıkılır, oyalanırız ve saçma kararlar veririz.

Zoru seçmek insanı canlandırır, bir kere dopamin kimyanı tetikler, beynin oyalanmaktan çıkıp devreye girer. Dikkatin toplanır, karar mekanizman çalışır, bedenin ve zihnin aynı hedefe bakmaya başlar. Bir eşiği geçmek, ertelediğin bir şeyi yapmak, kolay olan yerine emek isteyen yolu seçmek insana garip bir canlılık verir. Çünkü kolay olan çoğu zaman sadece konfor sağlar, zor olan da insana biraz hareket hissi verir. İki seçeneğin de sonunda sana fayda varsa, çoğu zaman zor olanı seçmek daha dönüştürücüdür karakterin açısından. Asansör varken merdiveni seçmek gibi basit bir şeyden bile başlayabilirsin. Tanıdık olana kaçmak yerine seni biraz geren konuşmayı yapmak, hep sustuğun yerde tepkini vermek, güvenli görünen şeyi değil, sana bir şey katacak olanı seçmek de buna dâhil. Sadece cesur bir şey yapmış olmazsın, beynine en net kararları verebileceği o optimum alanı açarsın. Korku seni dağıtmak için değil, dikkatini toplaman için bir alarm. Alarm çaldıktan hemen sonra zihindeki sis dağılır ve o an verdiğin kararlar, konfor alanında verdiğin kararlardan çok daha net, çok daha sen olur. Biz her seferinde büyük savaşlar kazanmak zorunda değiliz, daha zor ama daha alternatif olanı seçmemiz yeterli.

O yüzden korku duymak bazen gerçekten rahatlatıcıdır. Zaten huzur dediğimiz şeyi sakinlikte değil, canlılıkta buluruz. Korku da hayatın en çıplak canlılık hâllerinden biri. Sarsar ama devirmez, uyandırır ve o ana sabitler.

Belki de bu yüzden bazı korkuların peşinden kendi isteğimizle gideriz. Kaçmak için değil, biraz daha yaşadığımızı hissetmek için.