Öyle bir yalnızlık düşünün ki kişinin eti toprağa karıştığında başucundaki taşta bir tek hece dahi bırakmasın. Ne bir isim ne bir doğum yılı ne de ruhuna el uzatacak bir duaya davet… Bu mezarlar Osmanlı’nın en önemli ve en dışlanan adamlarına aitti: Cellatlara.
Osmanlı Dönemi’nde cellatlar lanetli kişiler olarak kabul edilirlerdi; esnaf onlarla alışveriş yapmazdı, onlara kız verilmezdi, aynı mahallede yaşamak tercih edilmezdi, elleri bile sıkılmazdı.
Yaşayanların canını almakla mükellef bu adamlar, hayatları boyunca toprağın henüz kabul etmemiş bulunduğu bir ceset gibi insanların arasında bulunuyor fakat onlara herhangi biçimde dahil olamıyordu. İnsan kasabıydılar, padişah bile onlara direkt olarak emir vermezdi.
Genellikle Hırvat veya Çingene halk arasından seçilen cellatların dilsiz olmasına dikkat edilirdi, değilse bile ilerleyen yıllarda dilleri kesilirdi. Sağır ve dilsiz olan pek çok cellat kayıtlara geçmiştir. Bununla beraber cellatlar idam sırasında yüzünü göstermez, göz kısımları kesilmiş kar maskesine benzer bir kumaş giyerlerdi.
Halkın arasında dolaştıklarında herkes tarafından korku ile karşılanırlardı. Evliye Çelebi, Osmanlı’nın en ünlü cellatlarından biri olan Kara Ali’yi şöyle anlatır:
“Neuzubillah, çehresinde nur kalmamış zehir gibi bir adamdı. Yaz-kış kolları sıvalı, göğsü bağrı açık gezer.
Suçlu, masum, genç, ihtiyar, haydut, vezir, âlim, Müslüman, Hristiyan, kadın, erkek fark etmez onun için. Yalnız kement geçirilecek boyun, satır çalınacak ense vardır.
Hatta birçok defa, idam ettiği adamın kim olduğunu bile sorup öğrenmez, merak etmez. Amiri olan Bostancıbaşı’nın ‘Boğ’ dediğini boğar, ‘Vur’ dediğinin başını uçururdu.”
Evliye Çelebi’nin bu korkunç tasvirinin doğruluk payı vardı zira cellatlar karakter olarak içine kapanık, soğuk, etrafıyla pek ilgisi olmayan insanlardı. Öldürülecek adamın tek seferde katledilebilmesi şarttı, eğer damarlar yahut bağlar tam kopmaz ve idam ikinci bir sefere kalırsa cellat ceza alabilirdi.

Bunun tarihteki en ünlü örneği İskoçya kraliçesi Mary Stuart’ın (1. Mary) vahşet dolu idamıdır. Bu sebepledir ki Osmanlı cellatları güçlü kuvvetli adamlardı ve kılıcı tutan ellerinin titrememesi için sıklıkla alkol tüketirlerdi.
Cellatlar düğünlere ve derneklere çağrılmazlardı, evlendiklerine nadiren rastlanırdı. Çoğunlukla kendi meslek grupları arasında sohbet ederlerdi
Osmanlı’da bir kez cellat olan kişi çoktan lanetlenmiş varsayıldığı için ölene dek bu mesleği icra ederdi. Halk kılıç ile öldürülürdü, padişahlar ise kement ve ipek urgan ile idam edilirdi çünkü hanedan üyelerinin kanının akıtılmaması gerekirdi. Belli ki kimsenin aklına saniyelik bir ölümün, hiç tanımadığınız buz gibi bir elin boğazınıza kement geçirip sıkmasıyla vuku bulacak bir çırpınma ve can çekişme halinden daha asilce olabileceği gelmemişti.
Osmanlı cellatları mahkûm ile konuşmazdı ama bu dünyanın her yerinde böyle değildi, örneğin Anne Boleyn’in idamı sırasında celladın kraliçeye acıdığı ve bir anlık da olsa dikkatini dağıtmak amacıyla “Kılıcım nerede?” diyerek o anda şaşıran kraliçenin kellesini uçurduğu söylenir.
Gelgelelim makalemizin girişinde bahsettiğimiz cellat mezarlıklarına. O dönemde cellatların mezarları işaretlenmezdi, yerleri bilinirdi ancak neden bu şekilde söylediğimi şimdi anlayacaksınız.
Osmanlı zamanında vefat eden kişilerin mezar taşlarında belirleyici bazı semboller olurdu, bunlardan en önemlisi erkeklerin mezar taşlarında bulunan fes, kavuk gibi başlıkların oymalarıydı. Bu oymalar kişinin mesleğinin ne olduğu hakkında bilgi verirdi, ancak cellatların taşları dümdüz ve yontulmamış olurdu çünkü kişinin yaptığı mesleğin bilinmesi istenmezdi.
Bu taşlarda celladın bir ailesi varsa onların canını tehlikeye atmamak amacıyla isim yazmazdı. Doğum ve ölüm yılı bulunmazdı, zaten cenazeleri de çok az kişiyle ve insandan uzak yerlerde yapılırdı; gece vakti yapıldığı da söylenir. “Hüvel Baki”,“Ruhuna Fatiha” veya Kur’an ayetleri de bulunmazdı; bu ruhların birkaç kulun duasıyla cehennemden kurtulamayacağı düşünülmüş olsa gerek.
Anlayacağınız hayatları boyunca insanlarla iletişim kuramamış bu adamların öldükten sonra mezar taşları bile suskunluklarını daim tutmak zorunda kalıyordu. Bu sessizlik lastik bir paçavra gibi uzayıp gidiyor, sonsuzluğa geriliyor, ciğerlerine yük oluyor olmalıydı.
Efsanelerden pek hoşlanan dönem halkı arasında peki tabi cellat mezarları için de çeşitli dedikodular yayıldı. Bunlardan en bilinenleri: cellat mezarına basılmaz, taşı eve götüren fakirleşir, taşına dokunanın eli kurur gibi genel geçer ve aslında mezara saygı duyulmasını sağlamak ve olası tahribatları önlemek için ortaya atılmış küçük halk söylentileriydi.
Bazılarıysa daha ilginçti ve yalnızca Osmanlı’ya değil dünyanın pek çok yerindeki anlatılarda yer alıyordu: Mezardaki ışıklar ve hayaletler. Disney’in “Brave” filmini izleyenler İskoç mitolojisinde “Will-o’-the-wisp” olarak bilinen o küçük mavi ışıkları hatırlayacaklardır, masallara göre bu ışıklar geçmiş yaşamları temsil eder ve kişiyi kaderine götürebilir.
“Will-o’-the-wisp”lerin ortaya çıkış kaynağı mezarlarda görülen bu parıltılardır; ancak korkmaya hiç gerek yok çünkü bunlar aslında yalnızca çürüyen bedenin ardında bıraktığı son yaşam kırıntılarının birer parıltısı, tamamen yok olmadan önce gözle görülebilen küçük bir çığlık…
Toprağın altındaki bedende dekompozisyon başladığında insan vücudundaki makro moleküller en küçük yapı taşlarına ayrılana dek anaerobik bakteriler tarafından parçalanır.
Bu parçalanma esnasında diğer gazların tutuşmasını sağlayan ve en bol oranda görülen Metan gazının (CH₄) yanı sıra, bu alevin başlamasına yardımcı olan ve kolay tutuşan Difizfan (P₂H₄) ve son olarak da korku hikayelerine ilham olan ve yandığında mavi-yeşil alev çıkışına sebep olan Fosfin (PH₃) gazı ortaya çıkar.
Yani küçüklüğümüz boyunca bizi ürperten hayalet masallarının tek kaynağı vücudumuzda bulunan fosforlu bileşiklerdir ki bunların başında da yaşamsal faaliyetler için en çok ihtiyacımız olan ve enerjinin bizim için en kullanabilir versiyonu şeklinde nitelendirebileceğimiz ATP (Adenozin trifosfat) gelir. Hayatta kalmak için en çok ihtiyacımız olan şeyin vefatımızın ardından yaşayan dostlarımıza ürperti vermesi ironik değil de nedir?
İşte böyle, sizinle bu bilgileri paylaşmamdaki amaç ömürleri boyunca kendilerini ifade etme fırsatı bulamamış bu adamları biraz olsun açıklayabilmek ve onların ruhlarının üzerindeki yükü azaltmaktı. Gümüşsuyu mezarlığından Pierre Loti tepesine doğru çıkarken Eyüpsultan Cellat Mezarlığı gözünüze ilişirse eğer, iyi dileklerinizi ve dualarınızı eksik etmeyiniz lütfen; maalesef onlar sizden bunu hiçbir zaman rica edemeyecek ve teşekkürlerini iletemeyecek olsalar da…
Kaynakça
- Cellat Mezarlığı. Eyüp Sultan Belediyesi. https://www.eyupsultan.bel.tr/tr/main/pages/cellat-mezarligi/1815
- Cellat. Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Cellat
- Mehmed Mazlum Çelik. 2021. Osmanlı’da sevilmeyen bir meslek grubu olarak cellatlar. Independent. https://www.indyturk.com/node/441126/k%C3%BClt%C3%BCr/osmanl%C4%B1da-sevilmeyen-bir-meslek-grubu-olarak-cellatlar

