Son birkaç aydır sosyal medyada şöyle bir soru formatı dönüyor “İnsanlık buradan (boş bir arazi, iki ot, bir taş) buraya (metropol, gökdelen, trafik, neon, 7/24 açık mekanlar) nasıl geldi?”.
Cevap basit: kendini küçümsemeyerek.
Ama biz ne yapıyoruz? ‘Ben kimim ki?’ diyerek kendi potansiyelimizi sanki söz hakkımız varmış gibi bastırıyoruz. Kimsenin kendisini küçümsemeye hakkı yok ve birazdan bunu tokat gibi çok sert örneklerle anlatacağım.
Şöyle düşünelim, kendini küçümsemek neyi çözmüyor? Kendini küçümseyince daha iyi plan yapmıyorsun, daha disiplinli çalışmıyorsun, daha cesur da olmuyorsun. Sadece denemeden kaybetmeyi garanti altına alıyorsun.
Bu düşünce tarihle kavga ediyor. Başta bahsettiğim o soruya geri dönelim. Bize bu soruda başı ve sonu verilmiş, peki ortasında ne var? Arayı dolduran binlerce yıl. O arada ne var? Eski insanlar var.
Eski insanlar, bizim bugün imkansız diyerek kenara koyduğumuz şeyleri imkanın kendisi yokken denemiş insanlar. Boş araziden metropole giden yol, önce taşın yontulmasıyla, halatın düğümlenmesiyle, sonra ateşin kontrol edilmesiyle ve birinin ‘bunu nasıl otomasyon haline getiririz’ demesiyle açıldı.
Metropolün temelinde aslında gökdelen değil, inat, merak ve deneme cüreti var. Kısacası, ‘Buradan buraya nasıl geldik?’ sorusunun cevabı, bugün kimsede değil. Eski insanların kafasının içinde. Çünkü onlar kendilerini küçümseyecek kadar şımarmamıştı.
İnsan sandığımızdan daha dayanıklı ve daha becerikli bir canlı. Bunu motivasyon cümlesi olarak değil, düz mantık diye söylüyorum. Eski insanları bazen kafamızda iki uçta yaşıyoruz, ya ‘ilkel mağara adamı’ ya da ‘mistik üstün varlık’.
Gerçek olansa atalarımızın gayet normal insanlar olarak anormal işler başarmış olması. Vücut anatomisini gözlemlemişler, kesme-delme araçları üretmişler, enfeksiyonla (kısmen) baş etmeyi öğrenmişler, Bazı ameliyatların izini bize bırakmışlar.
Senin bugün kendini küçümsemen, o günün şartlarında ‘lüks depresyon’ gibi duruyor. Tarih bununla dalga geçiyor resmen 😀
Çünkü biz bugün ‘ben yapamam’ diye kendimizi ikna ederken, insanlar binlerce yıl önce direkt yapmış.
Mesela M.Ö. 8000’de yapılan ilk lobotomi diye konuşulan olay sosyal medyada genelde ‘ilk lobotomi’ diye geçiyor. Şimdi lobotomi kısmını bir kenara bırakalım, o modern çağın işi.
Esas mevzu çok daha taş devri sürümü olan trepanasyon. Trepanasyon ise kafatasına bilerek ve isteyerek bir delik açma işlemi. O dönemde insanlar bunu kafa travmalarında içeride bir şey sıkıştıysa rahatlasın diye yapmışlar. 😀
Komik bir durum ama gerçekten araştırınca bunları okudum. Bazen hastalık ve baş ağrısı gibi şeylere çare olarak, kimi zaman da inanç veya ritüel gibi amaçlarla yapmış olabilir. Sonuç olarak kafayı delmek o günün şartlarında saçmalık değil adamların kendi mantığı içinde bir çözüm arayışı.
Şimdi burada bahsettiğim o tokat kısmı geliyor. Bunu yapan insanın elinde ne var? MR yok. Tomografi yok. Steril ortam yok. Antibiyotik yok. Enfeksiyon kaparsan mefta olduğun dönem. Ama yine de biri çıkıp ‘bir deneyelim’ diyor ve gerçekten deniyor.
Özgüven’i abartıp tıp tarihine kazınacak işler yapmışlar. Açık yaralara kırmızı ateş karıncaları koyarlarmış ısırıp orayı uyuştursun diye anestezi bile vermişler.
Beni bu konuya iten o kişiden bahsedelim: kendisi Ötzi. Adam efsane bir kahraman değil. Normal biri. Ama normal birinin bile, hayatta kalmak için nasıl bir sistem kurabildiğini gözler önüne seriyor.
Ötzi (nam-ı diğer Buz Adam), 1661’de Alpler’de bir buz kütlesinin içinde bulunuyor. İlk başta ‘yakın zamanda ölmüş biri’ sanılıyor çünkü vücudu çok iyi korunmuş. Sonradan anlaşılıyor ki adam yaklaşık 5 bin küsur yıl önce yaşamış. Yani biz bugün ‘ya ben yapamam’ diye söylenirken, bu adam çoktan tarih olmuş ama hala bize ayar veriyor 😀 Niye ayar veriyor?

Çünkü Ötzi’nin üstü başı, yanında taşıdıkları, vücudundaki izler çok sistemli. Üzerinde bolca dövme var ve bu dövmeler havalı olmasından ziyade, doğuştan sahip olduğu eklem bölgesi hastalığının (yanlış hatırlamıyorsam) acısını bastırsın diye yapılmış.
Yanında bakır balta, bıçak- çakmaktaşı ekipmanlar, ok-yay malzemeleri gibi klasik şeyler var. Fakat işin karanlık tarafı da var, Ötzi’nin bağırsaklarında parazit bulguları tespit ediliyor. Araştırmacılara göreyYanında taşıdığı ve midesinde görülen bazı bitki–mantar kalıntılarını tesadüfen yemiş olmaktan ziyade, parazitlere karşı işe yarasın diye bilinçli taşımış ve tüketmiş. Adam hem hayatta kalmak için sistem kuruyor, hem acısını bastırmanın yolunu arıyor ki bulduğu dövme yaptırma yöntemi de çok ilginç. Ayrıca içindeki parazite karşı önlem almaya çalışıyor.
Mağara adamı diye nitelendirilecek insan bile şartlar onu zorlayınca çok fazla çözüm üretebiliyor. Kendisinin ölüm nedeni ise sırtına yediği bir ok.
İşte ‘İnsanlık buradan buraya nasıl geldi?’ sorusunun ortası bu. Arada gökdelen gibi şeyler yok. Önce arada delinen kafatası var, taşla kesilen alet var, acıya çare arayan dövme var, parazite karşı bitki ve mantar taşıyan bir adam var.
İnsanlık tarihi, ‘ben kimim ki’ diye kenara çekilenlerin değil, bir şekilde çözeriz deyip elini taşın altına sokanların hikayesini yazıyor.
O yüzden bugün kendini küçümsemek, en basit tabiriyle fazla konforlu bir lüks. Mükemmel olman gerekmiyor sadece kendini daha başlamadan harcamayı bırakman gerekiyor. Çünkü biz buraya yapamam diyenlerin değil, deneyeyim diyenlerin omzunda geldik.
Kaynakça
- Özbek, M. (1988). Geç Bizans Devrinde Trepanasyon (Kafatası Delgi Ameliyatı). Belleten, 52(205), 1567–1574. https://doi.org/10.37879/belleten.1988.1567
- Margaryan, P. (2018, 19 Eylül). Buz Adam Ötzi gelişmiş bir sağlık hizmetinden faydalanmış. Arkeofili. https://arkeofili.com/buz-adam-otzi-gelismis-bir-saglik-hizmetinden-faydalanmis/

