Çalım Atacağız ki Batmayacağız!

3–4 dakika

Gerçeklik, biçimsizliğini ve soyutluğunu koruduğu sürece anlamının hakkını verebilir. Oltayı ister fiziğin ötesine ya da yaşamın ortasına atalım, anlamaya çalıştıkça daha çok batacağız. Yaşamın kendisi insanın gerçeklik tanımı ve zihninin bu tanım karşısındaki acizliği yüzünden sıkışık bir fay hattında kalmasıdır. Mola vermeden bizden bağımsız ve her an üstümüzde yatan gerçeklikten kurtulmanın şifreleri psikolojik çalımlarda gizli. Çalım atacağız ki batmayacağız!

Bu zihinsel edevatların en yaygını model dediğimiz bir basit alettir. İşlevi isminden mütevellit bu alet, sürekli gürleyen ve değişen bir toz bulutu olan gerçekliğin sadece bir parçasının hızlı bir fotoğrafını çekip analiz eder. Nasıl eder? Basit bir alete basit bir örnek vermek inceliğini gösterirsek insanı örnek verebiliriz.

Bu müsveddenin bin çeşit tarafı, tafrası, tabiatı bulunmaktadır. Anlamak için ne yapacağız, tabii ki parçalayacağız! Neresinden neyi tutup da parçalayacağız? Eti, kanı, kemiğinden mi tutacağız; ruhundan mı yakalayacağız, tropikal bir ormanda maymunları incelercesine beton bahçelerde peşinden mi koşacağız yoksa beynine girip rüyalarına mı sızacağız?

Daha anlamı kendi içinde oturmamış bir tanımı analiz etmek, eden kişinin önceliklerine kalmış bir iştir. Parçalayan birey örneğinde neyi ararsa önceliği odur ve ona uygun parçalar. Sorularına cevap bulma gayretini gösterir.

Aşkı arayan bir kasabın etle kemikle işi olmadığı gibi, analiz yapan kişinin insanla ilgilenmediği diğer tarafları görmezden gelmesi zaruridir. Eğer önceliklerine göre analiz etmezse, doğru bir şekilde sonsuz gerçekliğin sınırlı bir kısmını aciz beynine sokamaz. Analiz bir süreçtir ve bu süreç olmadan modele ulaşamayız.

Gerçeklik tabiatı gereği kapsayıcı ve biçimsiz olduğu için soyut olma halinden kaçamamaktadır. Fakat insanın içinde bulunduğu hayat, kâğıt kesiğinden akan bir kan nehri gibi gerçekliğin içinde kendi gerçekliğini yaratır. Evrenle alakalı gizler su yüzüne çıkmamışken, hakikat hakkında atıp tutan, sadece bildiği kadarıyla dünyayı kuran insanlar medeniyetlerin kurduğu hafızanın üzerinde yaşamaktadır.

O hafıza sayesinde kendi coğrafyasına hükmedebilmiştir. O sayede güdülerini terbiye edip medenileşebilmiştir. Fakat yeryüzünde insanın kendi ayrı gerçekliğini kurması totalden tamamıyla koptuğu anlamına gelmemektedir. Bir başka açıdan medeniyet kurma sürecini binlerce yıl kan ve ölümle kurmuş, nice korkunçluklara imza atmıştır.

Medeniyet avcı-toplayıcı insan grupları üzerindeki gerçekliğini onlara tarım devrimi ile dayatmıştır. Bu devrim kısık ateşte binlerce sene kademe kademe insan gruplarını tarıma alıştırmıştır. Devrimden sonra insanların, her coğrafyada değişiklik de göstermesiyle birlikte, aile ilişkilerini değiştirmiş, dinler bu yeni toplumsal düzende kendi hikayelerini bulmuş, şehirle pastoral yaşamın kontrastları daha belirgin hale gelmiştir.

Şehir çağlarla birlikte gelişerek güçlenen ve güçlenerek tasmasını geren bir organizma haline gelmiştir. Şehirli organizmasına bağlı, organizması ünitesinden sorumlu bazen seviyeli bazen seviyesiz mecburi bir ilişkiye başlamıştır. İnsan ürün ile üretici arasındaki ilişki bozulmaya yüz tutmuş ve bununla sınırlı kalmamıştır. İnsan bugün düşündüğümüzde tabiatla pek çok açıdan uzak kalmıştır. Medeni hayatın ve günümüzde dijital alemin eklenmesiyle, sorgusuz tahakkümü bizi tabiattan ve dilden her anlamıyla uzaklaştırmıştır. 

Mesela artık çocuklar doğal olarak çiçekleri tanımaz, adlarını bilmez, hangi çiçekten ne tarz bir renk alındığını unutmuş ve hepsi bir hayal ürünü olarak bilinçaltımızdaki boşlukta unutulmak üzere yutulmuştur. Veyahut günlük dilde sıkça kullanılan ‘Gülü seven dikenine katlanır’ atasözü genç dimağların zihninde gerçekten dikenlerle çevrili bir sapın etrafında tek tük yeşil yapraklar ve bu sapın tepesinde çok güzel bir çiçek olduğunu zihinlerinde canlandıramaz.

Kapital çiçekleri, çayırları aşmış ve ilk defa şehirlerde ortaya çıkmış ve de bu ilk şehirler vasıtasıyla dünya küreselleşmeye başlamıştır. Para, vatan, millet ve sınır tanımaksızın bir gulyabani gibi küreyi turlayıp, ceplerden ceplere dalmıştır. Adaletsizliği zenginliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak toplumun köklerine salmıştır.

Gerçeklik hayatta kendi bedenini bulmaktadır somutlaştıkça. Fakat somutlaştıkça kendini biçimlendirir ve bir çeşit kimlik edinmeye başlar. Bu kimlik insanlar tarafından ‘hayatın gerçekleri’ olarak tanımlanmaya başlanır. Başta gerçekliği anlamak için gerçekliğin bir kesitini modelleyen beynimiz zamanla bu kesitin basit bir parça olduğunu unutup ona tapınmaya başlar. 

Hayatın gerçekleri der dururuz fakat halbuki hayatın totalde anlaşılacak bir süreç olduğunu hep unuturuz. Korkularımızın hep bu unutkanlıktan iştahla beslenir ve hayat bulur. İnsan her zaman gerçekliğin bir bütünden ibaret olduğunu unutur ve bundan dolayı hayatın anlaşılmaz olması endişe verici bir durum değildir. Dar tanımların hayatımızı da daraltabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. En iyi çalım unutmamaktır!

COLSPARK sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin