Bihter Ziyagil’i Neden Hala Konuşuyoruz?

2–3 dakika

Çoğumuz için zamanın eskitemediği kurgusal karakterler vardır. Hikayeleri sona ermiş olsa bile, zihnimizde tanıdık bir yerde kalırlar.

Türk edebiyatında ve televizyonunda da bunlardan belki de en çok konuşulanı, üzerinden geçen onca yıla inat hala bir ikon olmayı sürdüren Bihter Ziyagil’dir.

Kimileri onu dizide söylediği havalı laflarla hatırlar, kimileri Behlül’le olan hikayesiyle, kimileri annesiyle yaşadığı çalkantılı ilişkiyle. Ancak bu hatırlayış biçimlerinin çoğunda ortak bir nokta vardır: Bihter, çoğu zaman bir birey olarak değil, bir “yargı nesnesi” olarak anılır.

Hikayesi sıklıkla basite indirgenir. Kocasının yeğeniyle yasak bir aşk yaşayan, gözü dışarıda bir kadın olarak anlatılır. Bihter’den söz edilirken ne hissettiğinden çok, neleri yanlış yaptığı konuşulur.

Kalabalıklar içindeki yalnızlığı, sevgiye duyduğu açlık ya da ailesinden miras kalan travmaları çoğu zaman arka planda kalır. Bunun yerine suçları öne çıkar. Çünkü arzularını bastırmayan kadınlar, aynı şeyi yapan erkekler kadar hoşgörüyle karşılanmaz toplumun gözünde.

Peki Bihter’i kolektif hafızamıza kazıyan, onu yıllar sonra bile unutulmaz kılan gerçekten yalnızca bu mudur?

Bana sorarsanız Bihter’i kalıcı yapan şey, tek bir role sığamamasıdır. Ne Halit Ziya Uşaklıgil’in romanında ne de farklı uyarlamalarda Bihter’i tam anlamıyla bir “kurban” ya da “kötü kadın” olarak okumak mümkündür. O, bireysel arzularla toplumsal beklentilerin çatıştığı bir noktada durur. Ne siyaha ne de beyaza razı olan bir figürdür, gri alandadır. 

Bihter’i bu etiketlerin dışında tutan şey yalnızca yaşadıkları ya da yaptıkları değil, bunların ardında kalan ihtiyaçlarıdır. Hikayesinin en başına dönüp bakıldığında, sevilmek ve görülmek isteyen yalnız bir kadın olarak hepimizin kendinden bir parça bulabileceği bir yer açılır.

Bu yalnızlık ve görülme isteği, Bihter’in hikayesini tek bir ilişkiye ya da tek bir hataya indirgemeyi zorlaştırır. Onun yaşadıkları, basit bir “yanlış seçim” anlatısından çok daha fazlasıdır.

Bihter, bir erkeğin hayatında bir konum değil, kendi hayatında bir anlam arar. Sevildiğini hissetmek ister. Ancak bu sevgiye nasıl ulaşacağını ona kimse öğretmemiştir ya da bu ihtiyacı bilinçli olarak görmezden gelinmiştir.

Belki de bu yüzden Bihter’in arzuları bu kadar rahatsız edici bulunur. Görünmek istemesi, seçilmek istemesi, yetinmemesi… Özellikle bir kadın söz konusu olduğunda, bunlar hala kolayca yargılanan taleplerdir. Oysa Bihter’in hikayesi bize şunu hatırlatır: Bastırılan ihtiyaçlar yok olmaz, yalnızca başka biçimlere bürünür.

Bihter’i bugün hala bu kadar canlı kılan da tam olarak burasıdır. Onun hikayesi yalnızca bir yasak aşk anlatısı değildir. Görülmeyen bir kadının kendine yer açma çabasının hikayesidir. Ve belki de bu yüzden, aradan geçen onca zamana rağmen Bihter Ziyagil hala dönüp dönüp baktığımız, kolayca kapatamadığımız bir defter olarak kalır.

Kaynakça

COLSPARK sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin