Gün ışığı açısından yapı yırtıkları yalnızca aydınlatma açıklıkları değil aynı zamanda insanın biyolojik sistemleri için zamana dair zihinsel bir bağlam sunma imkânıdır.
Bu açıklıklardan içeri giren ışık, çevremizdekileri görebilmemiz için mekânı aydınlatırken günün hangi anında olduğumuzu anlayabilmemiz için de zihnimizi aydınlatır.
Sirkadyen ritim, insan bedeninin zamana verdiği biyolojik cevaptır. Işık bu ritmin ana belirleyicisidir. Modern iç mekânların insan üzerindeki yıpratıcı etkilerinden biri ise gün ışığıyla kurduğumuz bağı yavaşça koparmasıdır.
Penceresiz çalışma alanları, gün ışığını taklit etmeye çalışan alışveriş merkezleri, sabah mı yoksa akşam mı oldu tahmin edemediğimiz salonlar zaman algımızda kaymalara neden olur.

Aydınlatmanın renk sıcaklığı (Kelvin değeri), insanın uyanıklık düzeyi ve bilişsel performansı üzerinde doğrudan etkilidir.
Düşük Kelvin değerlerine sahip sıcak ışıklar (2700–3000K), gün batımına yakın doğal ışık spektrumunu taklit ederek bedene günün kapanışına yaklaşıldığına dair sinyaller gönderir; parasempatik sistemi aktive eder ve zihinsel yavaşlamayı destekler.
Buna karşılık yüksek Kelvin değerlerindeki soğuk ışıklar (5000–6500K), sabah ve öğle saatlerinde gökyüzünden gelen mavi ağırlıklı ışığa benzer bir etki oluşturarak kortizol salınımını artırır, melatonin üretimini baskılar ve uyanıklık hâlini güçlendirir.
Yapay ışıkla sürekli aynı aydınlık ve sıcaklık seviyesinde kalmak, zihni günün tek bir anına sıkıştırır. İç mekân, bu ritimle bağını kaybettiğinde beden hâlâ uyanık kalmaya zorlanırken zihin ne zaman yavaşlaması gerektiğini anlayamaz. Bu kopuş, çoğu zaman yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve zihinsel bulanıklık olarak kendini gösterir.
Modern iç mekânlarda aydınlatmalarla zamanı tasarlayabiliriz fakat bu çoğunlukla zamanı dondurmak için kullanılır. Ofislerde gün boyu değişmeyen bir aydınlık, verimlilik adına zamansız bir uyanıklık hâli üretir.

Alışveriş merkezlerinde dış dünyanın ışığı içeride geçirilen zamanın uzunluğunun fark edilmemesi için bilinçli olarak kesilir ve kullanıcının odağı ürüne çekilir. Evlerde ise akşam saatlerinde yüksek ve sabit aydınlıklar kapanış hissinin yapay bir gündüzle bastırılması demektir. Melatonin baskılanır, zihin ne tam çalışabilir ne de gerçekten dinlenebilir.
Bu mekânlar, kullanıcıdan zamansızlığa tahammül etmesini bekler. Zamanın ipuçları silindikçe, beden ritmini kaybeder; zihin ise sürekli tetikte kalır. Gün ışığı gün boyunca yalnızca artıp azalmaz; yön değiştirir, yumuşar, renklenir. Sabahın keskin ışığı bedeni harekete geçirirken, akşamın daha yatay ışığı zihni yavaşlamaya hazırlar.
İç mekânlarda gün ışığının yokluğu çoğu zaman teknik bir eksik gibi ele alınır; yapay ışıkla telafi edilebileceği varsayılır.
Asıl mesele aydınlatma düzeyi değil, ışığın mekân içinde bir akış üretip üretmediğidir. İç mekân aydınlatma tasarımı bu noktada yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkıp zamansal bir müdahaleye dönüşür.
Mekân, zamana karşı kör olmak zorunda değildir. Gün ışığının mekân içinde değişmesine izin veren geçirgenliklerin kullanılması, yapay ışığın sabit değil zamana duyarlı senaryolarla kurgulanması iç mekânın zamansal farkındalık üretmesini mümkün kılar. Gün boyunca değişen ışık geçişleri, kullanıcıyı sürekli tetikte tutmak yerine onunla birlikte yavaşlayabilir.
Tasarım zamanı silmek yerine ona alan açtığında, mekân bedeni zorlamaz; eşlik eder. Böylece ışık yalnızca görmeyi değil; zihin berraklığını ve zaman kavramıyla kurulan bağı da destekler. Gün ışığı yeniden iç mekânın bir parçası olarak düşünüldüğünde, tasarım estetik bir tercihin ötesine geçerek insanın iç ritmini koruyan bir araca dönüşür.

