Müzik. İnsanlığın en eski alışkanlıklarından biri. İnsan daha doğru düzgün konuşmayı oturtamadan önce bile bir şekilde ritmik ses tutmayı ve bununla kendilerince bir şeyler ifade etmeyi başarmış. Konuşmayı icat etmeden önce bir şeyleri hissetmeyi icat etmişiz çünkü kelimeler yokken ne yapılabilir? Mırıldanma.
Dil değil de ellerini kullanırlarsa nasıl olacak? Ritim olması için bir taş bir yankı yeterli. Sıkılınca taş sektirir ya da tempo tutar. Sonra bu tempo olayı büyüyor. Kabilede biri çıkmıştır, ‘ben bunu her gün yapayım, moral motivasyon olsun’ demiştir ve tarihin ilk müzisyeni olmuştur. 😀
Müzik aletleri olarak bilinen en eski enstrüman kemikten yapılan bir flütmüş, sonra hayvan derileriyle davul yapmışlar. Kısa sürede grup kurmuş olmalılar, kendi çocukları da baba mesleği diyerek devam etmiştir.
Müzisyen olmak da sıkıntı, bugün varsın yarın yoksun. Ölürseniz ne yapacak koca kabile? İşte burada insanın egosu devreye giriyor. ‘Bu melodiyi unutmamalıyız, bizden sonraki nesillere aktarmalıyız’ düşüncesiyle notalar, resimli yazmalar ve işaretlemeler yapıyorlar.

Müzik Çok hızlı şekilde ikiye ayrılıyor: bir taraf kutsal tarafa gidiyor, ağır ve ciddi. Diğer taraf eğlenceye gidiyor; düğünler, şölenler, savaş zaferleri, av öncesi motivasyonlar… Ve ikisi de ayrı ayrı büyüyor. Çünkü insan hem ağlamak hem de göbek atmak istiyor.
Derken sahneye “büyük salon” dönemi geliyor, müzik bir noktada halktan çıkıp elitlerin oyuncağı oluyor. Saraylar, balolar, dev orkestralar…
Sonra da teknoloji geliyor ve müziği artık kaçırmıyoruz. Eskiden müzik canlıydı. Yani ya oradaydın ya masalını dinliyordun. Burada müziğin büyüsü biraz bozuluyor ama rahatlık kazanıyor. Efsane bir konser mi? Artık 1 kere değil 100 kere dinlersin. Kötü bir şarkı mı? Artık 1 kere değil her yerde karşına çıkar. 😀
Sonra internet geliyor, müzik hem her yerde hem de hiçbir yerde. Çünkü sahip değilsin sadece erişiyorsun ve maruz kalıyorsun. Günlük hayatımızda maruz kaldığımız müziğin en yaygın örneği mekanda otururken insan sesini bastırsın, müşteriler kendi masalarındaki sese odaklasın diye çalan o alakasız müzikler.
Streaming dönemi de böyle başlıyor sanırım, müzik eskiden özellikle talep edilen bir şeyken şimdi yerli yersiz hayatımızda, peki bundan pişman mıyız?
Genelleme yapacak olursam, değiliz. Reklam müzikleri bunaltıcı olabiliyor o ayrı.

Streaminge dönelim. Eskiden sen müziği seçerdin, şimdi müzik seni seçiyor. Algoritma diyor ki bu akşam bunları dinleyeceksin. Şöyle de bir tuhaflık var, müzik tarihte hiç bu kadar kolay olmamıştı ama hiç bu kadar tüketilir de olmamıştı. Bir yerden sonra müzik enstrüman olmaktan çıkıp ekrana dönüşüyor.
Gitar romantik ya da piyano karizmatik olabilir ama ya bilgisayar? İlham falan hikaye. PC üzerinden müzik yapmak aslında modern çağın en dürüst sanatı olabilir. 😀
Ben 6 yıldır FL Studio kullanıyorum. Bu da en az 1000 kere ‘bu sefer gerçekten bitiriyorum’ dediğim projeler anlamına geliyor. 1 projeden 6 farklı versiyon çıkarttığım müzikler ve bir gün açıp ‘bu ne saçma müzik’ diye kapattığım projeler var.
Kısaca, müzik yapabilmen için üretilmiş programlar (daw) sana enstrüman vermiyor; bir dünya dolusu enstrüman ve sınırsız manipüle şansı veriyor. Bir davul yanlış yere koyup bambaşka bir ruh hali yaratabiliyorsun. Herhangi bir sesi istediğin gibi manipüle edip kendi sesini yaratabiliyorsun.
Eskiden müzisyenin odasında enstrüman olurdu. Şimdi bilgisayarın içinde plugin var. Bu da çok acayip bir ses, bulunca bir tıkla dünya değişiyor. Sonra yine başa dönüyorsun. Çünkü müzik bazen sanat değil, takıntı yönetimi. Ama o arayışın bir büyüsü var.
Evde müzik yapmanın görünmeyen kısmı sessiz mücadele fakat kimse şunu konuşmuyor. PC üzerinden müzik yapan insan çoğu zaman yalnız çalışıyor. Stüdyo kalabalığı yok, ekip yok, kayda girme havası yok. Sen varsın, bir de proje dosyan.

Bütün bu yolculuğa bakınca müzik aslında çok garip bir şey yapmış oluyor. Önce hayatta kalmanın yanına ilişmiş, sonra duyguların taşıyıcısı olmuş, sonra da bildiğin ürün gibi paketlenmiş.
Mağarada yankıydı, sonra savaşlarda moral artırdı, şövalye hikayelerinde halkı gururlandırdı, sarayda sanat oldu, plakta hatıra oldu, internette her yere yayıldı ve en sonunda odalarımıza kadar sızdı.
Eskiden müzik kaçıyordu demiştim, aslında hala kaçıyor. Sadece kaçtığı yer değişti. Önceden sahneden kaçıyordu, şimdi dikkatimizden kaçıyor. Bir şarkı bitmeden öbürü başlıyor, o bitmeden algoritma ‘bak sırada bunu dinleyeceksin’ diyor. Müzik her zaman bir şeyleri açıklamıyor ama bir şeyi düzeltiyor. Hele enstrümantal olunca kelime yok, savunma yok, rol yok, işin bahanesi yok aslında. Sadece his var.
Müziğin en eski haline, kelime yokken de anlatabilen haline geri dönüyor. Belki de müziğin evrimi dediğimiz şey tam olarak bu, teknoloji değişiyor, ortam değişiyor, araçlar değişiyor ama insanın içindeki o mırıldanma hiç değişmiyor.
Sadece taş yerine mouse’a tıklıyoruz. Koro kurmak yerine chorus açıyoruz. Kabile yerine çevrimiçi ortamda herkese hitap ediyoruz.
Sonuç? Müzik hala aynı yerde duruyor; bir tarafıyla eğlence bir tarafıyla sığınak. Ben ikisini de seviyorum. Çünkü insan hem rollenip uzaklara dalmak istiyor hem de arada bir hiç sebep yokken tempo tutmak.
Kaynakça
- Onuk, Ö. (2019). Dünyanın en eski çalgıları: Taş Devri flütleri. Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8(1), 176–184. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/636232
- Taşbaşı, K. (2023). Müzik endüstrisinin dijitalleşmesi ve McDonaldlaştırılmış bir platform olarak Spotify. Social Review of Technology and Change, 1(2), 48–70. https://dergipark.org.tr/tr/pub/srtc/issue/80533/1338398

