Hepimiz hormonlarımızın ruh halimizi etkilediğini biliyoruz fakat çoğu zaman karar anlarımızda geçici kimlikler oluşturabilecek kadar kuvvetli olduklarını fark edemiyoruz.
Bazen bir kararı alırken içimizden çıkan ses, bize ait gibi görünür; oysa geriye dönülüp bakıldığında: “Ehliyet derslerine başlarken hangi kafayla manuel dedim?”, “Acaba usta mı çağırsaydık?” gibi ne düşünüyordum acaba anlarına dönüşür.
Bu yabancılık hissi çoğu zaman ahlaki ya da karakterle ilgili değil, biyolojik ve bilinçdışı süreçlerle ilgilidir. Çünkü beyin, karar anına gelmeden kısa bir an önce bedensel sinyaller, hormon salınımları ve bilinçaltı değerlendirmeleriyle yönünü belirler.
Bilinç ise çoğu zaman bu süreci sadece izler ve sonrasında mantıklı bir hikâye kurar. Ahlaki yargılar üzerine yaptığı çalışmalarda Jonathan Haidt, kararların bilinçli akıl yürütmeden önce oluştuğunu ve bilincin çoğu zaman yalnızca bu kararları savunmakla meşgul olduğunu vurgular:
“Biz mantığa kulak vermek üzere yaratılmadık. İnsanlara ahlaki sorular sorduğunuzda, yanıtlarını zamanlayıp beyinlerini taradığınızda, yanıtları ve beyin aktivasyon kalıpları, hızlı bir şekilde sonuçlara vardıklarını ve daha sonra yalnızca kararlarını haklı çıkarmak için gerekçeler ürettiklerini gösteriyor.”*
Ne var ki bu tespit soyut bir yorumdan ibaret değil, karar anının nörobiyolojik zamanlamasını doğrudan ölçmeyi amaçlayan deneysel çalışmalar bize net kaynaklar sunuyor.
Benjamin Libet’in 1983’te yaptığı deneyde deneklerden parmaklarını istedikleri bir anda oynatmaları istenirken, kas hareketleri (EMG), beyin aktivitesi (EEG) ve kişinin harekete karar verdiğini “hissettiği” an eş zamanlı olarak ölçülür.
Denekler parmaklarını oynatmaya karar verdiklerini hissetmeden yaklaşık 550 milisaniye önce, beyinde harekete hazırlıkla ilişkili elektriksel bir aktivite başlamıştır. Yani bilinçli karar hissi ortaya çıkmadan önce, beyin çoktan eyleme doğru yönelmiştir.**
Bu bulgu, karar verme sürecinin bilinçten önce başlayan biyokimyasal ve bilinçdışı mekanizmalar tarafından şekillendirildiğini; bilincin ise çoğu zaman bu sürecin son halkası olarak devreye girdiğini düşündürür.
Asıl belirleyici olan, karar anına girerken beynin hangi fizyolojik durumda bulunduğudur. Hormonlar karar anında sadece duygusal bir arka plan oluşturmaz, her biri zihinsel sahnede farklı bir sorumluluğu üstlenir.
Dopamin, ödül öngörüsüyle ilgilenir. Kararın sonucunda ne kazanılacağını abartır, riski ikincil plana iter. Kortizol, tehdidi merkeze alır. Zamanı daraltır, seçenekleri azaltır, güvenli ama kısa vadeli çözümleri öne çıkarır.
Testosteron, statü ve hızla ilgilenir. Rekabet duygusu üzerinden karar üretir. Oksitosin, bağ kurmayı kolaylaştırırken bizden olan ile olmayan arasındaki sınırı keskinleştirir.
Kişinin bir durum için hissettiklerini başka bir zamanı için doğru öngörememesinin nedeni biyolojik dalgalanmalarıdır. Karar verme anında hormonlar, içinde bulunulan duygusal duruma göre köklü değişiklikler gösterilmesine neden olur. Karar verildiğinde ikinci ve daha sessiz bir mekanizma devreye girer.
Beyin, alınmış bir kararın ardından geriye dönük bir anlatı üretir. Bu anlatının amacı doğruyu bulmak değil, tutarlılığı korumaktır. Hormonlar karar anından sonra arenadan çekildiğinde o kararı veren geçici kimlikler de dağılır ama karar ortadadır.
Beyin, boşluğu rahatsız edici bir belirsizlik olarak algılar ve zihinsel bütünlüğü korumak için savunma refleksi çalıştırır. Yaptığı seçimle mevcut inançları arasında bir uyumsuzluk hissettiğinde, inançlarını değil; hikâyesini günceller. Alınan kararın olumlu yönlerinin büyütülmesini, alternatiflerin ise değersizleştirilmesini sağlar.
Son aşamada ise aklanmış kararı benimsemek için dağılmış hormonel durumları, geçici kimlikleri ve sezgisel kararları tek bir çizgisel öyküye bağlar. Karar anının karmaşası silinir; geriye tutarlılıkla, rasyonellikle ve süreklilikle parlatılmış tekil bir irade kalır.
Bu illüzyonu izlerken karar anı kontrol edilemez görünüyor fakat bu sistemin beslendiği alanları kontrol ederek irademizin daha fazla söz hakkına sahip olmasını sağlayabiliriz. Beyin, açken, uykusuzken, stres ya da yoğun duygusal uyarım altındayken “en iyi” kararı değil, en hızlı regülasyonu hedefler. Bu yüzden kararlar çoğu zaman gerçek ihtiyaçtan değil, geçici bir biyolojik ihtiyaçtan doğar.
Karar vermeden önce farkındalığımızı geliştirecek küçük egzersizleri alışkanlık haline getirebiliriz. Açlık, yorgunluk, stres, duygusal yoğunluk durumumuzu tespit ederek karar hükmünü olabildiğince bilince çekmek, mümkünse kararı erteleyerek duygu dalgalanmalarımıza sakinleşmesi için alan açmak, hormonları susturmayı değil onların hangi veriyle konuştuğunu anlamayı amaçlamak işe yarayabilir.
İrade özgürlüğü, “ben mi istiyorum yoksa hormonum mu?” sorusunu cevapladığımız yerde başlar.
* Saletan, W. (2012). Neden dinlemiyorlar? The New York Times, 23 Mart 2012.
** Libet, B., Gleason, C. A., Wright, E. W. & Pearl, D. K. (1983). Harekete geçmeye yönelik bilinçli niyetin zamanı ve beynin hazırlık potansiyeli. Brain, 106(3), 623–642.

