Bakterilerle Barış: İçimizdeki Hassas Denge

2–3 dakika

Her bakteri kötü müdür? Çoğumuzun çocukluk hafızasında bakteriler, el sabunlarıyla yok edilmesi gereken ‘görünmez canavarlar’ olarak yer etti.

Zamanla yoğurt mayalama gibi örneklerle her bakterinin zararlı olmadığı hatırlatıldı. Oysa mesele, mutfaktaki yoğurt mayasından çok daha derin, çok daha kadim bir ortaklığa işaret eder. Vücudumuz, kelimenin tam anlamıyla trilyonlarca mikroorganizmayla paylaştığımız bir yaşam alanıdır.

Gerçekten de tüm bakteriler hastalığa neden olmazlar. Aksine, birçoğu yaşamımız için vazgeçilmezdir. Buna rağmen, bakterilerle olan ilişkimiz çoğu zaman korku üzerine kuruludur. Bu algı, bakterilerle olan ilişkimizi çoğu zaman yalnızca hastalık ve tehdit üzerinden kurmamıza neden olur.

İşte bu sebeple, günlük hayatta en ufak bir hastalık belirtisi gösterdiğimizde, çoğu zaman düşünmeden antibiyotik kullanma eğilimindeyiz. Oysa antibiyotiklerin bilinçsiz ve gereksiz kullanımı, antibiyotik direnci gibi son derece ciddi sonuçlara yol açabilir (ki bu da bir başka yazının konusu olacak).

Kullanılan her antibiyotik -gerekli ya da gereksiz- yalnızca hastalık etkeni (patojen) bakterileri değil, vücudumuzda doğal olarak bulunan mikrobiyotayı da etkiler. Çünkü antibiyotikler bakterileri öldüren veya çoğalmalarını baskılayan maddelerdir ve bu etki, yararlı bakteriler için de geçerlidir.

İnsan mikrobiyotası, sindirim sistemi başta olmak üzere deri, genitoüriner sistem (idrar ve üreme sistemi) ve solunum sistemi gibi vücudun farklı bölgelerinde kolonize olmuş mikroorganizmalardan oluşur. Bu mikroorganizmalar pasif bir şekilde bulunmazlar. Aksine, vücutta birçok hayati işlevde aktiftirler. 

Mikrobiyota, zararlı bakterilerin vücuda yerleşmesini engelleyerek doğal bir koruma bariyeri oluşturur ve bağışıklık sisteminin kontrollü bir şekilde uyarılmasına katkı sağlar. Ayrıca bazı mikroorganizmalar salgıladıkları enzimler ve metabolitler aracılığıyla sindirim süreçlerini destekler ve konakçı (yani bizler) için faydalı bileşiklerin üretiminde rol oynar.

Ancak bu muazzam biyotanın varlığı kadar, onun dengede kalması da bir o kadar kritiktir. Bu dengenin bozulması, yani disbiyozis, sanılanın aksine yalnızca sindirim sistemiyle sınırlı sonuçlar doğurmaz. Bağırsak biyotasındaki değişimlerin bağışıklık sistemi ve metabolizma üzerinde etkili olabileceği giderek daha fazla tartışılmaktadır. 

Hipokrat yaklaşık 2000 yıl önce ‘bütün hastalıklar bağırsakta başlar’ diyerek birçok hastalığın bağırsak mikrobiyotası ile ilişkili olduğunu belirtmiştir.

Günümüzde ise bağırsak ile beyin arasındaki iletişimi ele alan yaklaşımlar, mikrobiyota ile ruh hali ve davranışlar arasındaki olası bağlantıların da sorgulanmasına yol açmaktadır.

Bu durum; obezite, diyabet, depresyon, otizm ve alerjik hastalıklar gibi farklı klinik tablolarla birlikte anılmakta, mikrobiyotanın genel sağlık üzerindeki etkisini daha görünür hale getirmektedir. 

Sonuç olarak, bakterilerle olan ilişkimizi yalnızca hastalık ve tehdit üzerinden tanımlamak, bedenimizi yanlış anlamamıza neden olur. Çünkü vücudumuz, bakterilerden arındırılmış bir alan değildir. Aksine onlarla birlikte yaşayan, onlarla denge kuran bir sistemdir. Bu denge bozulduğunda ise etkisini yalnızca bakteriler değil, doğrudan biz hissederiz. 

Belki de sağlığa bakış açımızı ‘bakterilerden kurtulmak’ yerine, onlarla uyum içinde yaşamayı öğrenmek üzerine yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Herkese bu dengeyi koruyabildiği, uyum dolu bir yaşam diliyorum.


Kaynakça

Collective Spark sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin