Prag, Orta Avrupa’nın kalbinde yer alan, tarihi ve mimari güzellikleriyle büyüleyen bir şehir. Geçmişin izlerini modern hayatla harmanlayan bu şehir, bana mimarisi ve enerjisiyle derin bir etki bıraktı. Gotik ve Rönesans mimarisiyle tarihi dokusuyla adeta bir masal şehrini andırıyor. Viyana’nın gösterişli yapıları arasında kaybolurken, Prag’ın gotik detayları ve tarihsel dokusu, beni gerçek bir ortaçağ atmosferine taşıdı.

Avrupa’da birçok katedral gezmiş olsam da, Aziz Vitus Katedrali’nin içindeki vitray camlarının büyüsüne kapıldım. Cama işlenen figürler ve canlandırılmış tasvirler, karanlık yapının içinde geçmişin izlerini gizli bir şekilde sunuyordu. Katedralin yüksek kemerleri, taş işçiliği ve tarihi önemi, ziyaretçilerini adeta büyülüyor.

Prag’da en etkilendiğim anlardan biri, Karl Köprüsü’nde yağmur eşliğinde yürürken hissettiğim duygulardı. Bu tarihi köprü, Ortaçağ’dan kalma heykelleriyle dolu, görkemli bir geçiş yolu sunuyor. Yağmur altında yürümek, köprünün mistik atmosferini daha da derinleştiriyor. Prag Kalesi ise ihtişamıyla değil, etkileyici mimari yapısıyla dikkat çekiyor. Ortaçağdan fısıldayan heykeller ve yapılar, Gotik mimarinin harika örneklerini oluşturuyor.
Sokaklarda dolaşırken, Prag’ın lezzetlerini de keşfetmeyi unutmadım. “Trdelník” adlı yerel tatlısı, şehrin ikonik lezzetlerinden biri olarak beni büyüledi. Ayrıca, siyahi bir grupla Türkçe konuşmak, kültürel çeşitliliğin bir parçası olarak bana kendi kültürümden bir parça hissettirdi.
Yağmur altında Prag sokaklarında yürümek, bazen zorlu olsa da çoğu zaman özgür hissettirdi. İtalyanlar gibi sokaklarda şarkı söyleyip dans etmek, insanların gülümsemesiyle birleşince o anları unutulmaz kıldı. Yağmurda ıslanmak zorlayıcıydı ama bu deneyimi şimdi gülümsemeyle hatırlıyorum.
Lennon Duvarı’nda özgürlüğü vurgulayan yazıları ve resimleri inceledim. 1980’lerde John Lennon’ın ölümünden sonra barış ve özgürlük sembolü haline gelen bu duvar, ziyaretçilerin bıraktığı grafitilerle sürekli değişiyor.
Ayrıca, dünyanın en dar sokağından geçmek, bu şehrin ilginç yanlarını keşfetmeme yardımcı oldu. Prag’ın sokakları, tarih kokan bir labirent gibi beni içine çekti. Etrafımdaki yapılar, yerel halkın günlük yaşamını nasıl sürdürdüğünü gösteren detaylarla doluydu.

Franz Kafka Müzesi’nin girişinde bulunan işeyen adam heykelleri, 2004 yılında Çek sanatçı David Černý tarafından tasarlanmış. Çek Cumhuriyeti haritasının üzerinde konumlanmış bu iki heykel, biri Brno’yu, diğeri ise Prag’ı temsil ediyor. Heykeller, ülkedeki doğu-batı arasındaki siyasi çekişmeleri mizahi ve ironik bir şekilde eleştirirken, aynı zamanda sanatsal bir ifade biçimi sunuyor.
Astronomik Saat Kulesi’ni yağmurlu bir günde görmek, hem hoş bir deneyim hem de ürkütücü bir hava katıyordu. Saatin mekanizmasının hikayesini bildiğim için, geçen dakikalardaki hataları görmek beni tuhaf hissettirdi. Maalesef yoğun yağmur ve vaktimizin kısıtlı olması nedeniyle Dans Eden Evleri göremedim.

Prag’da yağmurun altında dolaşmak o an zorlayıcı olsa da, geriye dönüp baktığımda bunun büyülü bir deneyime dönüştüğünü fark ediyorum. Şehir, gotik mimarisi, mistik atmosferi ve unutulmaz anılarıyla kalbimde ayrı bir yer edindi. Prag, seyahatlerimde en sevdiğim şehirlerden biri olarak hafızamda kalacak. Yeniden bu şehri keşfetmek için sabırsızlanıyorum; Prag’a bir kez daha gitmek kesinlikle planlarım arasında.

